Dik Duranların Devrimi: Veya, İnsanın Ayağa Kalkışı

The Upright Revolution 4


Turkish

Özden Arıkan


Uzun zaman önce insan da, diğer bütün dört ayaklı hayvanlar gibi kolları ve bacakları üstünde yürürdü. Tavşandan, parstan veya gergedandan daha hızlı giderdi üstelik. Bacaklar ile kollar da diğer bütün organlardan daha yakındı birbirine. Zaten benzer eklemleri vardı: omuzlar ile kalça kemikleri, dirsekler ile dizler, el ve ayak bilekleri, sonra da eller ve ayaklar, hepsinin bitiminde beşer parmak, her parmağın ucunda birer tırnak. Üstelik eller ile ayaklardaki parmaklar aynı şekilde düzenlenmişti, büyük birer başparmakla başlıyor, küçüle küçüle serçe parmakta son buluyorlardı. Bacaklar ile kollar, birbirlerini birinci dereceden kuzen sayardı.

Bedeni taşıyan onlardı, nereye gitmek isterse oraya götürürlerdi onu, çarşıya pazara, ağaçların tepesine, dağların doruğuna, hareket isteyen her yere. Sudayken de tam bir işbirliği içinde bedenin batmadan durmasını, yüzmesini, hatta dalmasını sağlarlardı. Demokratik ve eşitlikçiydi ilişkileri. Başka organların ürünlerinden de yararlanabiliyorlardı pekâlâ: örneğin ağızdan sesi, kulaktan işitmeyi, burundan kokuyu, hatta gözlerden görme yetisini alırlardı.

Onların tutturduğu bu ortak ritim, tıkır tıkır işleyen bu eşgüdüm, bedenin diğer parçalarını kıskançlıktan çatlatıyordu. Kendi dehalarını durmadan bu kuzenlere ödünç vermekten de hoşlanmıyorlardı doğrusu. Kıskançlık öyle kör etmişti ki gözlerini, hepsini bir yerden bir yere taşıyanın eller ile bacaklar olduğunu unutmuşlardı. Sonunda bu iki çiftin arkasından iş çevirmeye başladılar.

Dil, Beyinden ödünç aldığı bir planı hemen uygulamaya koyuldu. Kollar ile bacakların gücünü yüksek sesle karşılaştırmaya başladı. Hangisi daha güçlüydü acaba, merak ediyordu. Ötekinin neyi var, öteki ne yapabilir diye daha önce hiç aklından bile geçirmemiş olan iki kuzen uzantı, şimdi Ağızdan birer ses ödünç almış, kendisinin beden için diğerinden daha önemli olduğunu anlatıp duruyordu. Çok geçmeden bu, kim daha zarif yarışına dönüştü; kollar, ellerinin ucundaki uzun ince parmaklarla övünüyor, bir yandan da ayakların kısa ve küt parmaklarına tepeden bakıyordu. Ayak parmakları altta kalır mı? Onlar da açlıktan bir deri bir kemik kalmış kuzenlerini alaya almaya başladılar! Bu böyle günlerce devam etti, an geliyor, kuzenler birlikte doğru dürüst iş yapamaz oluyordu. Sonunda iş bir güç savaşına dönüştü ve gidip diğer organlardan hakemlik etmelerini istediler.

Bir yarışma yapılmasını öneren, Dil oldu. Harika bir fikir, diye düşündü hepsi. Ama nasıl? Kimi güreşi önerdi – kol ile bacak güreş tutacaktı. Bazıları kılıç dövüşü yapsınlar dedi, sonra hokkabazlık yarışması, koşu yarışı veya satranç, dama gibi oyunları önerenler oldu, ama hepsi de uzantılardan biri için ya çok zor, ya adaletsiz olacaktı. Yine Dil çıktı ortaya, tabii yine Beyinden ödünç fikirlerle. Her organ sırayla bir sınav önerecekti. Kollar Bacaklar kabul etti.

Yarışma, ormandaki bir açıklıkta, bir ırmağın yakınında yapıldı. Tam organları birbirine düşmüşken bedeni gafil avlayabilecek bir tehlike durumuna karşı bütün organlar maksimum teyakkuz halindeydi. Gözler, ta uzaklardan minicik bir tehlike belirirse diye ucu bucağı fıldır fıldır tarıyordu; Kulaklar, en uzak köşeden duyulabilecek en hafif sese hazırlıklıydı; Burun, dikkat kesilmiş Gözleri de, dikilmiş Kulakları da atlatabilecek bir tehlikenin kokusunu yakalayabilmek için deliklerini temizledi; Dil ise tehlike diye haykırıp bağırmaya hazırdı her an.

Rüzgâr, yarışmanın haberini ormanın dört köşesine, suya ve havaya taşıdı. Dört ayaklı hayvanlar ilk koşup gelenlerdi, birçoğu da barışçı amaçlarla geldiklerini göstermek için yeşil dallar taşıyordu. Pars, Çita, Aslan, Gergedan, Çakal, Fil, Zürafa, Deve, uzun boynuzlu İnek ve kısa boynuzlu Buffalo, Antilop, Ceylan, Tavşan, Köstebek ve Sıçandan oluşan rengârenk bir kalabalık toplanmıştı. Suların ahalisi, Suaygırı, Balık, Timsah, bedenlerinin üst yarısını kıyıya yayıp alt kısmını ırmağın içinde bıraktı. İki bacaklılar, Devekuşu, Beçtavuğu ve Sülün, heyecanla kanat çırpıyordu; kuşlar cıvıldayıp duruyordu ağaçlardan; Cırcır Böceği desen, susmak bilmedi bir türlü. Örümcek, Solucan, Kırkayak, Çıyan, yerde veya ağaçlarda sürünerek geldiler. Bukalemun sinsi sinsi dikkatle atarken adımlarını, Kertenkele oradan oraya koşturuyor, nerede duracağını bilemiyordu. Maymun, Şempanze, Goril, bir daldan diğerine atladılar. Ağaçlar ile çalılar bile usulca bir o yana bir bu yana salındı, selam verdi eğilip, sonra birer birer kıpırtısız kaldılar.

Ağız, bir şarkıyla yarışmayı başlattı: Kendi mutluluğumuz için toplandık, Kendi mutluluğumuz için toplandık, Kendi mutluluğumuz için toplandık, Çünkü biz hepimiz Aynı doğadan çıktık.

Kollar ve Bacaklar, sonucu zarafetle kabullenmeye yemin ettiler; kimse oyunbozanlık etmeyecek, boykottu, grevdi, iş yavaşlatmaydı diye tehditte bulunmayacaktı.

İlk sınav Kollardan geldi: Yere bir parça odun attılar. Bacaklar, ister sağ, ister sol, isterse ikisi birden olsun, bu odun parçasını yerden alıp fırlatacaktı. İki bacak, yarışmanın her aşamasında birbirine danışabilir, parmaklarını da ister tek tek, ister topluca işe dahil edebilirdi. Başladılar odunu dürtüklemeye; öbür tarafına döndürmek için uğraşmaya; her türlü bileşimi denedilerse de doğru dürüst tutup kaldıramadılar bile. Yerinden kımıldatmaya gelince, yapabildiklerinin en fazlası bir tekmeyle üç beş metre öteye savurmak olmuştu. Bunu gören El Parmakları, Ağızdan ödünç aldıkları sesle kahkaha üstüne kahkaha atıyordu. Sınavı ortaya atan Kollar, bir güzellik yarışmasında podyuma çıkar gibi kasıla kasıla dolaşmaya, ince narin görüntüleriyle hava atmaya koyuldu ve tabii muhtelif bileşimlerle eğilip eğilip yerinden alıverdiler odunu. Kaldırıp ta ormanın içlerine kadar fırlattıklarında ise yarışmacılarla izleyiciler, hayranlıkla aynı anda topluca bırakıverdi soluğunu. Başka becerilerini de sergiledi Kollar: Bir kâse pirincin içinden mini mini taşları ayıkladılar; iğnelere iplik geçirdiler; daha büyük odunları taşımak için ufak tekerlekler yaptılar; sonra da mızraklar yapıp uzaklara fırlattılar, ki bunların hepsi de Ayak Parmaklarının ancak hayalini kurabileceği işler ve hareketlerdi. Öylece yerlerinde dikilip narin yapılı kuzenlerinin sergilediği mahareti, kıvraklığı hayran hayran izlemekten başka bir şey yapamadı Bacaklar. İzleyicilerin Kolları ise Kol kardeşlerine duydukları hayranlığı ve dayanışmayı ifade için alkış tufanına tuttu onları, Bacakların iyice morali bozuldu. Yine de pes edecek değillerdi hemen: Bir karış suratla otururken bile ayak başparmaklarıyla kuma minik daireler çizerek, kendilerini zafere götürecek bir sınav düşünüyorlardı.

Sonunda bir sınav bulma sırası Bacaklara ve Ayak Parmaklarına geldi. Kolay, dediler. Eller, bütün bedeni dairenin bir tarafından öbürüne kadar taşıyacak. Ne aptalca bir sınav, diye düşündü haddini bilmez El Parmakları. Görmeye değerdi doğrusu. Bedendeki her şey baş aşağı dönmüştü. Eller toprakta; Gözler toprağa yakın olunca görüş açıları ciddi biçimde kısıtlanmıştı; Burna toz dolmuş, arka arkaya hapşırıyordu; Bacaklarla Ayak Parmakları ise havada salınıp durmaktaydı şimdi: Nyayo juu, diye bağırdı izleyiciler ve neşeyle bir şarkı tutturdular:

Nyayo Nyayo juu
Hakuna matata
Fuata Nyayo
Hakuna matata
Turukeni angani

Ama herkesin gözü Eller ile Kollardaydı. Daha birkaç dakika önce inanılmaz hünerler sergileyen bu organlar, şimdi iki metre yolu gidemez olmuştu. Birkaç adım atmışlardı ki acıyla haykırmaya başladı Eller. Kollar sendeledi, titreye titreye durdu ve sonunda bütün bedeni koyverdiler. Biraz dinlenip yeniden denediler. Bu kez yeri daha iyi tutmak için parmakları daha çok açmaya çalıştılarsa da bir tek başparmak yeterince açılıyordu. Çember hareketiyle perende atarak ilerlemeyi denediler ama, bu hareket diskalifiye oldu, çünkü ancak Bacakların yardımıyla yapılabiliyordu. Gülme sırası Ayak Parmaklarındaydı şimdi. Kahkahaları, El Parmaklarının kullandığı cırıl cırıl tonlara kontrast olsun diye Ağızdan kalın, genizsi tonlar ödünç aldılar. Nasıl hor görüldüklerini işitince Kollar küplere bindi ve bedeni taşımak için son bir çabaya giriştiler, çaresizce. Ancak bir adım gidebildiler gerçi. Bitap düşen Eller ve Parmakları pes etmişti. Bacaklar, atletik ustalıklarını göstermekten memnundu: Durup yerlerinde saydılar, hızlı adımlarla yürüdüler, koştular, birkaç yüksek atlama, birkaç uzun atlama hareketi yaptılar ve bir kere bile yere düşürmediler bedeni. Bütün izleyici ayakları onaylama ve dayanışma duygusuyla yere vuruyordu. Kollar, sportmenliğe sığmayan bu davranışı protesto etmek için ellerini kaldırdı, her şeyi başlatanın kendileri olduğunu nasıl da unutmuşlardı!

Gerçi izleyiciler de dahil olmak üzere oradaki herkes, şimdi Kollarda bir tuhaflığın farkına varıyordu: Eller bedeni taşımaya uğraşırken yana doğru uzanan başparmaklar, diğer parmaklardan ayrı, öylece kalmıştı. Rakip organlar tam kahkahayı koyuverecekti ki başka bir şey daha fark ettiler: Ayrık duran başparmak, eli daha zor kullanılır kılmak şöyle dursun, kavrama ve tutma yeteneğini artırmıştı. Nedir bu? Deformasyondan doğan yeni bir formasyonun gücü!

Organlar arasında kimin kazandığına karar vermek için yapılan tartışmalar beş gün sürdü, El ve Ayakların her birindeki parmakların sayısı kadar. Ama ne kadar uğraşsalar da, açık ara kazananı ilan etmeleri mümkün olmuyordu; her organ yapabileceğinin en iyisini koymuştu ortaya; hiçbiri diğeri olmadan yapamıyordu işte. Böylece felsefi fikir yürütmeler başladı: Beden nedir ki zaten, diye soruyorlardı hep bir ağızdan, sonra farkına varıyorlardı ki hepsi birden bedendi; hepsi birbirine bağlıydı. Tek tek her organ düzgün çalışırsa hepsi birden düzgün çalışabiliyordu.

İleride bir daha böyle yarışmalar olmaması için ve bir daha birbirleriyle karşı karşıya gelmemek için bütün organlar bir karara vardı: Bundan böyle beden dimdik yürüyecekti, ayaklarını sımsıkı yere basarak ve kollarını havaya kaldırarak. Beden memnundu bu karardan, yine de çocukların dört ayak üstünde yürümesine izin vermeyi istiyordu ki, ki nereden geldiklerini unutmasınlar. Aralarında görev bölümü yaptılar: Bacaklar bedeni taşıyacaktı, ama beden gideceği yere vardıktan sonra ne yapılacaksa eller yapacak, aletleri onlar tutacaktı. Bacaklarla ayaklar ağır taşımacılık işi yaparken, eller uzanıp çevreyi şekillendirme işini üstlenecek ve yiyeceğin ağza kadar götürülmesinden sorumlu olacaktı. Ağız, daha doğrusu içindeki dişler bu yiyecekleri çiğneyecek ve boğazdan aşağı, mideye yollayacaktı. Yiyeceklerin içinde işe yarar ne varsa sıkıp alacaktı mide, kalanını kanallar ağına gönderecek, işe yarar her şey bu ağ sayesinde bedenin en ücra köşesine, en derindeki kuytusuna kadar ulaşacaktı. Sonra mide, kullanılan malzemeyi atık sistemine iletecekti, oradan beden bu malzemeyi açık alanlara bırakacak veya toprağın derinlerine gömecekti ki bereketlensin toprak. Bitkiler büyüsün, meyve versin; sonra eller toplasın o meyveleri ve yine ağza götürsün. Evet ya, işte yaşam çevrimi!

Oyun eğlence bile buna göre pay edilmişti: Şarkı söyleme, kahkahalar atma ve konuşma ağzın işiydi; koşmak ve futbol oynamak büyük ölçüde bacaklara kaldı; ama beysbol ve basketbolu eller oynayacaktı, gerçi koşan yine bacaklar olacaktı tabii. Atletizmde bacaklar bütün alanları almıştı, daha doğrusu çoğunu. Bu net işbölümü insan bedenini ürkütücü bir biyomakine haline getirdi, öyle ki hem nicelik hem nitelik olarak başarabildikleriyle beden, en büyük hayvanları bile geride bırakır oldu.

Ne var ki organlar, vardıkları bu kalıcı çözümün yine de çatışmalara yol açabileceğini gördüler. Baş ta tepelerdeydi ve yere basan ayaklardan daha iyi olduğu sanısına kapılabilirdi pekâlâ, hatta aşağıdaki organların efendisi olduğunu, hepsinin kendine hizmet edeceğini düşünebilirdi. Güç kudret söz konusu oldu mu, başın da kendi altındaki bütün organlarla eşit olduğunu vurguladılar. Bunu kesinleştirmek için de bir organın duyduğu hazzı ve acıyı hepsinin birden duymasını sağladılar. Ağza da sıkı sıkı tembih ettiler: Şundan bundan ‘benim’ diye bahsederken kendi adına değil, bütün beden adına konuştuğunu bilecekti.

Hep birlikte bir şarkı tutturdu organlar:

Bizim bedenimizde Kölelik yoktur Bizim bedenimizde Hizmetkâr yoktur
Birbirimize hizmet ederiz
Bizden alır Bize veririz
Birbirimize hizmet ederiz
Bizden alır Bize veririz
Birbirimize hizmet ederiz
Dilimiz sesimizdir
Taşı beni taşıyayım seni Böyle kurarız sağlıklı bedeni
Tut beni tutayım seni
Böyle kurarız sağlıklı bedeni
Birlikten gelir güzelliğimiz

Birlikte çalışırız
Kurarız sağlıklı bedeni Birlikte çalışırız
Kurarız sağlıklı bedeni
Birlikten doğar kuvvetimiz

Bütün Bedenin Marşı oldu bu. Hâlâ da söyler beden bu marşı, zaten insanları hayvanlardan, yani dik durma devrimini reddedenlerden ayıran budur.

Dört ayaklı hayvanlar, bütün bunları gördükleri halde böyle bir devrim yapmamıştır. Şarkı söylemek saçmalıktır. Yemek için yapılmıştır ağız, şarkı söylemek için değil ki. İşte bunlar doğanın muhafazakâr partisini oluşturmuş, kendi bildiklerinden vazgeçmemiş, alışkanlıklarını asla değiştirmemiştir.

İnsanlar, organların oluşturduğu bu ağdan bir şey öğrendikleri ölçüde iyi yaşar; ne zaman ki beden ile başı birbiriyle savaşan iki ayrı taraf olarak görür, birini öbüründen yukarıda tutarlarsa, dik durma devrimini reddeden hayvan kuzenlerine yaklaşırlar.

***
Ngũgĩ wa Thiong’o, halen ABD’nin Irvine şehrindeki California Üniversitesi’nde İngilizce ve Karşılaştırmalı Edebiyat dersleri vermektedir. 1938’de Kenya’da, kalabalık bir köy ailesinin çocuğu olarak dünyaya geldi. Hepsi Kenya’da bulunan Kamandura, Manguu ve Kinyogori ilkokullarında okudu ve Alliance High School adlı liseyi bitirdi; sonra Uganda, Kampala’da bulunan Makerere University College (o dönemde Londra Üniversitesi’ne bağlıydı) ve Britanya’da Leeds Üniversitesi’nde öğrenim gördü. Danimarka, Almanya, Britanya, Yeni Zelanda, Amerika ve Afrika’da çeşitli üniversitelerden on Onursal Doktora unvanı vardır. Ayrıca Amerikan Sanat ve Edebiyat Akademisi’nin Onursal Üyesi ve Amerikan Sanat ve Bilim Akademisi üyesidir. Çok yönlü bir entelektüel, bir romancı, deneme yazarı, oyun yazarı, gazeteci, editör, akademisyen ve sosyal aktivisttir. Kitapları: Devil on the Cross; Matigari; Wizard of the Crow (orijinal dili olan Gikuyu’dan İngilizceye çevrilmiştir)